Paslıydı bisiklet. Rengi kaçmıştı adeta. Hor kullanılmıştı. Puştluğun, üç kağıdın, terli parmakların resmini çiziyordu sanki. Bir o kadar da eskiydi. Yılgıya bırakılmıştı. Geçkin orospu tadındaydı. Ucuza almıştı babam. Elden düşmeydi... Gün batımının sol gölgeleriyle yıkanıyordu. Olsun, benimdi artık. Bisikletim vardı... Sokaklarda dolaşacaktım onunla... Biraz boya yeterdi... Kornası bozuktu ama... Selesi yıpranmış...
Kiremitlerin üzerinde ince bir sis...
Bir ay sürdü saltanatım... Bisikleti bir akşam eve döndüğümde, bahçede göremedim. Çalınmış desem, zaten eskiydi, hurda bile etmezi doğru dürüst.
- Anne, bisiklet yok biri mi aldı ? diye sordum. Başıyla “evet” dedi annem. Ablam atıldı :
- Babam satmaya götürdüydü...
Bir kor muydu o an avuçlarıma düşen? Sustum, hiç konuşmadım. İçeri girdim. Lacivert bir gece iniyordu. Dizim ağrıyordu. Karnım acıkmamıştı.
Dalgalar kayalarda patlıyordu. Kendi düş pencerelerimin panjurlarını indirdim yine. O bisiklet birazda özgürlüğümdü... Babam satmıştı. Kaç lira ederdi ki ?
Geçmişi hiç özlemeyeceğimi bir kez daha alımladım. İlhan İrem, belki de beni bekliyordu, ışıkları söndürüp gittiğim zaman. Şarkısını bitirmeden kalktım yerimden. Gri uykulardan uyandım ter içinde... Gözlerim buğulandı. Hava serindi, bahçeye çiğ düşmüştü. Bisikleti hatırladım... Değmezdi. Önemi yoktu. Tarifsiz hüzünler yaşıyordum...